GEÇMİŞTEN GELEN DESTEK

Hava soğuktu, bu yabancı memlekette içimi bir türlü ısıtamıyordum. Zorunluluk değildi elbet beni buraya getiren, kendi tercihimdi. Ama yine de yalnızlık dokunuyordu. İnsanız sonuçta, kendi dilimden konuşan birilerini bulmamak için geldiğim bu ücra ada ülkesinde şu an Türkçe konuşan birini bulsam yanaklarından öperdim.

Ayaklarım beni, içeri girdiğimde nispeten kendimi iyi hissettiğim o kafeye götürdü. Hikayeler anlatılan kafeye, burayı ilk bu hikayeler ile keşfetmiştim. Orada bir kadın vardı. Harika hikayeler anlatıyor, sonrasında bu hikayeler üzerine oturup konuşuluyordu. Bir nevi sanat terapisi diyebilirdim. Önce hikayeler için gittiysem de sonra alışkanlık oldu bu kafeye gitmek. Bu kadın ben Türkçe konuştuğumda dikkatle beni dinliyordu. Onun farkında olmadığımı sanıyordu ama farkındaydım. Acaba Türkçe biliyor muydu? Gerçi hiç de bize benzemiyordu. Çok güzel ve çekici bir kadındı. Yani bizler çirkiniz diye demiyorum da benzemiyordu işte. Farklı bir kumaşı var derler ya, öyle…

İçeri girdiğimde gözlerim kadını aradı. Göz göze geldik. Hafif bir gülümseme ile selam verdi. Bana alışmışlardı artık. Son zamanda her “homesick” hissettiğimde burada aldım soluğu. Kalabalık olmadığında da Türkiye’dekilerle, annemlerle, setten arkadaşlarımla, menajerimle buradan konuşuyordum ki çoğunlukla benim geldiğim saatler sakindi. Onlar hep yetmedi mi diye soruyorlardı, menajerim biraz daha kalırsam sektörden tamamen silineceğimi söylüyordu. Anlamıyorlardı, dönmeye korkuyordum. O rüya, defalarca tekrarlanan o rüya benim dönmeme engel oluyordu.

Sanki buraya geldiğimi hissetmiş gibi menajerim aradı. Dün de zamansız aramıştı açamamıştım. Açmam lazımdı ama aksi gibi kulaklığımı evde bırakmıştım. Bu sefer de açmazsam beni çiğ çiğ yiyecekti. Etrafa baktım. Sakin bir yere geçip açtım telefonu: “Neredesin sen ya neredesin!” Sesi kafeyi doldurdu, hemen telefonun sesini kıstım.

-          Ya dün de vakitsiz aradın açamadım, alışveriş yapıyordum, sonra bir oyuna biletim vardı Londra’ya geçtim, oyunu kaçırmayayım diye acele hareket ettim. Sonra da unuttum. Şimdi de yanlış anlama diye açtım. Şu anda da bir kafedeyim. Ama kulaklığımı unutmuşum…


-         -  Kızım bırak laga lugayı Cahide Sonku Ödülü’nü almışsın. Altın Portakal’a yetişmen lazım.

-          - Cahide Sonku mu?!

-          - Evet ya Cahide Sonku, beklemiyordum deme, ben bekliyordum.

-         -  Şimdi kapatalım mı, arayacağım seni…

-          - Bana bak, dur bir….

Dinlemeden kapattım telefonu. Cahide Sonku Ödülü, dedi. Telefon göğsümde öylece oturuyordum. Neden sonra kafedeki kadının bana baktığını gördüm. O kadar dikkatle bakıyordu ki… Gülümsemek istedim. Olmadı, kadın sakince yaklaştı ve aksanlı bir Türkçe ile:

-         -  Cahide Sonku ödülünü mü almışsınız? diye sordu.

Al bir şok anı daha. Bazen düşünürüm, böyle şeyler neden teker teker olmaz da hayat bir anda yaşanacak şeyleri insanın üstüne boca ediverir diye.

-         - Aaa, dedim kadına, aaaaa!

Kadın gülümsedi.

-        -  Türkçe bildiğimi tahmin ettiğinizi düşünmüştüm. Ben yarı Türk’üm, annem Türk’tür. Her gelişinizde gözlerinizle ilk beni arayıp buluyorsunuz. Türkçe konuştuğunuz zaman size bakışımla kendimi ele verdiğime emindim. dedi.

-        -  Hayır, Türkçeye ilginizi fark ettim ama hiç Türk olduğunuzu düşünmemiştim, diye itiraf ettim. Evet, Cahide Sonku ödülünü almışım. Bilir misiniz kendisini? Gerçi Türk olan herkes adını duymuştur sanırım. Kendisi benim idolüm ve kâbusum olur.

Kadın bu sözüm karşısında ilk kez ondan beklemediğim bir şekilde bir kahkaha attı. Bana beni takip et der gibi işaret etti. Kasadaki kadının kulağına bir şeyler fısıldadı ve tezgâhın arkasında gizlenmiş bir kapıyı açıp beni yukarı davet etti.

Ahşap merdivenler biz bastıkça hafifçe gıcırdıyordu. Dar merdivenlerden çıktığımızda aşağıdaki kafenin genişliğinde bir yaşam alanı karşıladı bizi. Derli toplu, aydınlık, sıcak bir alan. İşte o zaman duvardaki Cahide Sonku posterini fark ettim. Bir başka poster daha vardı, Yılmaz Güney’in “Baba” filminin posteri. Bir L koltuk ve camın önünde berjerler vardı, berjerlerin arasında da bir sehpa. O sehpanın üstünde de yine Cahide Sonku’nun bir fotoğrafı çerçeve içinde duruyordu.

-        -  Lütfen buyurun, dedi kadın bana yer gösterirken.

İngiliz aksanı ile konuştuğu Türkçe gayet düzgündü.

-         - Sanırım siz de benim kadar Cahide Sonku hayranısınız, dedim.

Güldü.

-          - Evet, sizin gibi hem idolüm hem de kâbusum, dedi. Ne içersiniz? Türk kahvesi yapayım mı size?

-          - Ah varsa nasıl mutlu olurum, bugün çok ev özlemi çekiyorum, dedim.

İçeride küçük bir odaya girdi ve 10 dakika sonra elinde iki fincan, yanında çifte kavrulmuş lokum ve küçük su bardakları ile çıktığında ben minik bir çığlık attım. Her şey ama her şey rüyamdaki gibiydi. Kadının o tanıdık halinin nereden geldiğini o an anladım. O da bana baktığında anladığımı anladı. O kadar korkmuştum ki ayağa kalkmış dehşet içinde kadına bakıyordum.

Sakince elindeki tepsiyi sehpanın üstüne bıraktı.

-         -  Ben de sizi gördüm, dedi, sakin olun, cevapları birlikte bulacağız.

Onca yolu bu lanetten kaçmak için geldiğimi sanıyordum. Geldiğimden beri hiç görmeyişimin sebebi buydu belki de. Lanetin kucağına gelmiş olmak. Dehşetle merdivene doğru hamle yaptım. O ise sakince oturmuş, kahvesini almıştı:

-         - Yangın çıkmayacak merak etmeyin, dedi.

-          - Her seferinde çıktı, hep çıktı, nasıl bilebilirsin?!

-          - Biliyorum çünkü, dedi.

Ah bu İngilizlerin soğuk kanlı, her şeyi bilirim ama bak sana karşı çok naziğim hali tavrı! Biz Türklere hiç uymayan bu hal tavır yine de kabul etmeliyim ki sakinleştirici bir etkiye sahip. Ayrıca merakım korkumdan ağır basmıştı. Yine de hemen gidebilmek için merdivene yakın bir köşeyi seçerek oturdum. Kahvemi uzattı. L koltuğun kenarına açılır kapanır bir sehpa açtı. Her an kalkıp gidiverecekmiş gibi oturan halime aldırmadan konuşmaya başladı.

-          Tam bir buçuk yıldır merakla sizi bekliyordum. Daha doğrusu ne olacağını… tahminime göre dört ay oldu siz geleli değil mi? Çünkü o zamandan beri görmüyorum. Bizim kafeyi keşfedişinizde iki buçuk, üç ay kadar oldu.

-          Evet, dedim ve bir yudum kahvemden aldım. Çifte kavrulmuşu attım ağzıma. Kan şekerim yükselirse kendime gelirim diye düşünüyordum. Arada sırada çaktırmadan kendimi çimdikliyordum. Ama evet bu gerçekti. Rüyada değildim bu sefer.

Karşımdaki kadın benden biraz daha büyüktü ama çok değil.

-         -  Siz kimsiniz? diye sordum.

-      - Aslında ben tahmin edeceğinizi düşünmüştüm, dedi kadın. Annem Ender Doruk. Cahide Sonku’nun torunuyum. İsmim Amelia.

Öyle bir çimdikledim ki o an kendimi çığlık atarak ayağa kalktım. Bir yandan da

-        -  Gerçekmiş, lanet olsun! diye bağırıyordum.

Bu delirmiş hallerime karşımdaki kadın gülümseyerek ve anlayışla bakıyordu. Sonra ayağa kalktı, elimi tuttu ve beni koltuğa oturttu.

-        -  Dinlemeye hazır olduğunda her şeyi anlatacağım, dedi.

O bunu söylerken arkasında duran Cahide Sonku posteri ile onun yüzünü karşılaştırma şansım oldu. Benzerlik inanılmazdı. Evet, gerçekten onun torunuydu. Elimi tutuyor ve bana bir hikayesi olduğunu söylüyordu. Hazır olduğumda anlatacaktı. İki yıla yakın bir süredir buraya gelene kadar hemen her gece gördüğüm ve ödümü koparan o yangınla sonlanan rüyanın içinde kaybolmuş gibi hissediyordum kendimi, birazdan gözümü açacağım ve yine kan ter içinde yatağımda olacağım diye düşünüyordum. Hikâye filan dinlemeyecektim. Dinleyemezdim. Birazdan yangın başlayacaktı. Alel acele toparlandım, koşar adımlarla merdivenden indim, az önce oturduğum masadan paltomu aldım, hesabı ödeyip koşar adım çıktım.

Bir anda bir soğuk çarptı yüzüme, bu çok iyi geldi. Ne kadar süre yürüdüm, kaldığım evin kapısına ne kadar sürede geldim bilmiyorum. Tek bildiğim içeri girdiğimde soğuktan sıcağa girmenin etkisi ile ellerimin acımasıydı.

Sonraki bir hafta boyunca hiçbir rüya görmeden, her an biri arkamdan gelip beni yakalayacakmış gibi korkarak, dolandım durdum. Türkiye’ye dönmem bekleniyordu. İki hafta sonra yıllardır beklediğim ödülü alacaktım. Hem de aynı onun gibi, bir yönetmen, bir oyuncu ve bir yapımcı olarak, her yerde söyledikleri gibi ülkenin yeni Cahide Sonku’su olarak alacaktım. Ama dönersem başıma bir şey geleceği korkusu içimi yiyip bitiriyordu.

         


O akşamüzeri oturdum, bu zamana kadar olanların hepsini yazdım. Yazdıklarımı okuduğumda kafam çok netti, cesaretimi toplamak için iki kadeh şarap içtim ve sıkıca giyinip kafeye doğru yürüdüm. İçeri girdiğimde kimsecikler yoktu. Amelia köşede durmuş bana bakıyordu.

-        -  Hoş geldin, dedi ve merdivenlere yürüdü.

    Arkasından hiç sesimi çıkarmadan çıktım. Berjerlere oturduk ve başladı anlatmaya.

-      -    Annemle babam burada tanışmışlar. Anneannemin öldüğü gün doğmuşum. Onunla hiç karşılaşmadık. Ama hep benimle olduğunu hissettim. Üç yaşındayken anneme bakıp “seni çok seviyorum ve hep sevdim” demişim. Annem o zamana kadar benimle hiç Türkçe konuşmadığı halde benim bu sözleri çok iyi bir Türkçe ile söylemiş olmamdan çok korkmuş. Babama durumu anlattığında annemin hasta olduğunu düşünmüş. Ama sonra o da annemin doğru söylediğini anladı. 

     Annemle anneannemin hikayesini biliyorsundur. Aralarındaki kopuk ilişkinin bir yara gibi annemin içini kemirdiğine inanmış babam. Annem gerçekten anneannemden çok başka bir kadın, paranın pulun onun için bir değeri yoktur. Ailesi çok önemlidir. Elinin tersi ile ittiği mirası da duymuşsundur. Anneannemin benim aracılığımla onunla irtibata geçmesi annemi çok etkiledi. Annem beni hep çok sevdi. Anneannemle aramda nasıl, ne şekilde bir bağ oluştu bilemiyorum, ama onun annemi çok sevdiğini biliyorum. Belki annem gitmeyip kalsaydı o kadar erken aramızdan ayrılmazdı. Ona güç verirdi. Annem bunun suçluluğu için yıllarca terapi gördü. Belki ben üç yaşımda öyle söylemeseydim yine de suçlu hissetmezdi gerçi, bilemiyorum.

    Neyse bunları geçelim. Ben Amelia olarak da Türkçe öğrendim. Babam zaten İngilizce öğretmenidir, o da öğrendi Türkçeyi. Evde üçümüz de annemin vatan hasretini az da olsa dindirmek için Türkçe konuşurduk.

  Sonra anneannemin yaşadığı yerleri görmek için bir yıl Türkiye’de kaldım. Onun hakkında toplayabildiğim tüm bilgileri topladım. Hem gurur hem de bir üzüntü ile döndüm Türkiye’den. Anneannem bir kadın olarak çok şey yapmıştı. Yoktan var etmişti kendisini. Adının anlamı yani Cahide çok çalışan kişi demekmiş, biliyor musun Amelia’nın anlamı da aynı. Ben de burada psikoterapi okudum, ayrıca bir hikâye anlatıcısı oldum. Travma, anlatılmamış hikayeler demektir. İşte bu yüzden insanlara hikayelerini anlatabilmeleri için terapi dışında da yollar açmaya çalıştım. Sen de hatırlarsan beni ilk öyle bulmuştun.

     Annem hep anneannemin değişik bir biçimi olduğumu söyler, aynısıymışım ama çok da farklıymışım. Onun bencilliği yokmuş bende, bencil ve hırslı olmasaymış aynı ben olurmuş. Anneme ve herkese anlatmak istediğim belki de seninle rüyalarda buluşma sebebimiz işte bu. Anneannem sadece hayatta kalmaya çabalayan bir kadındı. Sevgiyi, aşkı tatmış, önüne diretilen kurallara göre oyunu oynamaya çalışan bir kadın. Ve bence onun en çok anılmak isteyeceği şey aslında Türk sinemasına ve Türkiye’ye bir kadın olarak kattıkları. Her insan gibi zaafları, her insan gibi güçlü yönleri varmış ve bunlarla yaşamış ve göçmüş. Şimdi geriye baktığında insanlar onun hayatının çalkantılarından, başarılarından daha çok bahsediyorlar. Bu üzücü.

     Bu rüyaları ikimize birden o gönderdi, ben buna inanıyorum. Seni ilk gördüğüm an, dedim geldi, bu o. Sonra yaptığım araştırmada senin kim olduğunu okuduğumda emin oldum. Cahide Sonku’nun içindeki ateş senin içinde de var. Sen de onun gibi çalışkan ve cesur bir kadınsın. Erkeklerin alanından korkmuyorsun. Onun yaşadıklarını yaşamaktan ve erkeklerin o yakan yok eden gücünü sende denemelerinden korktuğunu ama kimseye hissettirmediğini de biliyorum, biliyoruz. Anneannem hem kendisine hem de sana yardım etmek istiyor izin verirsen.

Ben ve cesaret, diye düşündüm. İsmim duyuldukça, istemeden de olsa birilerinin ayaklarına bastıkça, farklı düşündükçe ve bir fark yarattıkça alkışlanmakla birlikte her an bir uçurumdan itileceğim korkusu ile yaşamaktan yorulup kendi memleketinden kaçan ben mi cesurdum? Gerçi her şey o rüyalarla başlamış ve bu korku o rüyalar ile artmıştı. Şimdi karşımdaki kadın bu konuda ölmüş anneannesi olan Cahide Sonku ile kendisinin bana yardım edebileceklerini söylüyordu. Gerçekten rüya görmediğime emin miydim? Acaba iki kadehten fazla mı içtim, diye düşündüm.

-    - Açıkçası bu hikâye bana biraz fazla geldi, diye itiraf ettim. İzin verirseniz ben bir yüzümü yıkamak istiyorum.

Bana lavabonun yerini gösterdi her zamanki sakin ve anlayışlı haliyle. Bu kadın doğu ile batının sentezi gibiydi. Doğunun tüm içsel ve açıklaması zor olan, ama gerçekliğini de hissettiren inanışlarının yanı sıra batının soğukkanlı, nazik, mesafeli duruşu onun üzerinde toplanmış gibiydi. Elimi yüzümü yıkadım. Yeniden yerime oturdum.

-          - Peki bana nasıl yardım edeceksiniz?

-          Size şimdi vereceğim şey annemin bana verdiği bir şey. Aslında annem de bunların onda olduğunu bilmiyordu. Açıp bakmamış bile. Ama anneannem bir şekilde bulunması için yardım etti diyelim.

Yerinden kalktı ve L koltuğun bazasını açtı. Eski, büyük bir bavul çıkardı. Bavulu açtığında içinden çıkanları önce anlayamadım. Eski film ruloları duruyordu karşımda. İçinde bir de not vardı. Ender Doruk’un babasından kızına: “Her şey aslında yeniden birlikte olalım diyeydi, ama sonra bambaşka şeyler oldu. Bunlar annenden sana yadigâr. Ancak ben ve o öldükten sonra alabileceksin”

Bir anda elimde tuttuğum şeylerin ne olduğunu anladım. Bunlar yangında yok olup Cahide Sonku’nun da yok olmasını başlatan, yapım şirketinde yandığı söylenen filmlerin negatifleriydi. Dehşetle Amelia’ya baktım.

-         -  Ama, ama bunlar yanmıştı!

-        -  Gördüğün gibi yanmamış, gün yüzüne de çıkmamış.

-         - İyi de bunlar bir servet edebilir, sen, annen yani… bana neden veriyorsun?

-    -Çünkü anneannem böyle isterdi. Bunlar yok olmamış olsaydı şimdi bambaşka hayatlar yaşanıyor olacaktı. Bir benzerini yaşamanı istemiyoruz. Ne ben ne annem ne de anneannem. Bunu sen gün yüzüne çıkaracaksın. Türkiye’ye götürüp ilgili mercilere hediye edeceksin.


      İki hafta sonra Altın Portakal’da Cahide Sonku Ödülü’nü alırken Amelia ile gazetelerde çıkan fotoğraflarıma bakıyordum. “Cahide Sonku’dan Türkiye’nin yeni Cahide Sonku’suna anlamlı destek! Gerçekler eninde sonunda ortaya çıkar, güçlü kadınların önünü kesmeye çalışmayın! Çünkü ne yaparsanız yapın onlar yollarında yürümeye devam edeceklerdir!”

                                                                                                                                                                                                        E.Didem Bayram                                                                                                                                           2023  Ocak-Şubat-Mart Kirpi Dergisi

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar